08 Aralık 2017 Cuma Saat 15:17 // Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi
Kaos Aralığı Ve Anın Devrimcisi Olmak

Hakikatin bütün oluşu ve parçalanamaz gerçekliği karşısında çoğu kez içine düşülen hata,

 *Değişim* denilen olgunun bu tespitin anlamına ters düştüğü biçimindeki yanılgılı yaklaşımıdır. Hakikatin bütün oluşu, onun “Sabitliği” anlamına gelmemektedir. *Sabitlik, durağanlık* ile *Bütünlük* kavramlarının eş anlamlı olarak algılanmasından kaynaklanan bu yanılgı toplumsal yaşamın sadece teorik boyutunda kendini hissettirmekle kalmayıp, toplumun yeniden inşasında da statik bir bakış açısını ve buna bağlı olarak bu temelde bir pratiğin tarza ve tempoya hâkim olmasını beraberinde getirmektedir. Doğunun toplumsal anlayışına hâkim olan *Dogmatizm* ile onun batı versiyonu olan *Pozitivizm* den kaynaklı bu hastalıklı bakış açısı son tahlilde *Anın Devrimcisi* olabilmenin önündeki en önemli engel olarak öncülerin ve toplumsal iradenin karşısına dikilmiş durumdadır. Kürdistan Halk Önderi sayın Abdullah Öcalan bu konuda statüko değişimlerinin kaosa yol açtığını belirtirken kaos aralıklarında ortaya çıkan ve her duruma müsait süreçlerden devrim inşasını çıkarmayı *Özgürlük Sosyolojisi* olarak tanımlamıştır. “Bir Halkı Savunmak” adlı çalışmasında konuyla ilgili tespitlerini özetle şöyle ifade etmiştir.

 “Belirsizliği giderecek olan, kaos aralığındaki yaratıcı, özgürleştirici çabanın kendisi olacaktır. Tarihin hiçbir dönemiyle kıyaslanamayacak bir pratik değişim dönemi yaşanacaktır. Tıpkı yeni kentler kurulur gibi toplumun yeniden yapılanması tarihin gündemindedir. Ortadoğu’daki zorlukların temelinde bu gerçeklik yatıyor. Hâkim sistemin yeniden yapılandırılmasıyla, halkların, toplumun özgürlük güçlerinin yeniden yapılandırma mücadeleleri büyük bir ilişki ve çelişki ortamında yürütülecektir.”

Böylesi ortamlara hâkim olan ilişki ve çelişkilerin toplumun demokratik güçleri ve onların öncüleri tarafından birbirlerini tamamlayıcı bir anlayışla (Simbiotik) ele alınması halinde ortaya çıkacak olan sonucun Ahlaki-Politik toplumun yeniden güncellenerek yaşama geçirilmesi anlamına geleceği ve bunun da devrimin ta kendisi olacağı ortadadır. Bugün artık insanlık Evrendeki oluş pratiğinin nasıl işlediği konusunda kısıtlı da olsa bir takım bilgilere ulaşmış durumdadır. Atom altı evren olarak nitelenen Mikro Kozmostaki oluşumların proton ve elektronların birbirlerine uyguladıkları itim ve çekim güçleri sayesinde meydana geldiğini artık gözlemleyebiliyoruz. Aynı itim ve çekim hareketlerinin Makro Kozmos olan Evren’in bütünündeki değişimlere de damgasını vurduğu söylemek bilinmedik bir şeyi iddia etmek olmayacaktır. Bu “Oluş” biçimi, başka bir ifadeyle atom altı evrende yani Mikro kozmos da *Varlığın boşlukla diyalektiği* olarak ta izah edilebilir. Bu diyalektik, tamamlayıcı bir diyalektiktir. Yani varlığın boşlukla ilişki ve çelişkisinin birbirini tamamlayıcı sonucu olarak yaşamı çoğaltan ve çeşitlendiren başka bir oluşum ortaya çıkmaktadır. Böylece “An” dediğimiz o en kısa süre içinde milyonlarca, milyarlarca yeni “oluşlar” yaşanmakta ve bunların hepsi de bütünsel gerçeklik olan *Hakikat* algısı içindeki yerlerini almaktadırlar. Bütün bu oluş diyalektiği, evrenin her zerresinin belirli bir bilinçle ve iradeyle yaptığı seçimler sonucu ortaya çıkmaktadır. Yani hiçbir “Oluş” tesadüfi ya da zorunlu bir planın sonucu olarak meydana gelmemektedir. Evrenin tamamına hakim olan bilinç ve iradenin seçimi olarak her kaos aralığı belirli bir sonucu doğurmaktadır. Doğacak sonuç kaos aralığını yönlendiren iradeye bağlıdır. Bu temelde sistemin sosyal olaylara yansımasını ele aldığımızda hiç şüphesiz Evrenin kendisinde dile geldiği “İnsanın” yaşam içindeki statüsünün ne olduğu konusundaki görüşümüzü netleştirmemiz gerekir. Birçok bilgenin de ifade ettiği gibi Kürdistan Halk Önderi Sayın Öcalan da insanı *Evrenin kendisinde dile geldiği varlık* olarak tanımlamış ve bunu da “Mikro kozmos” olarak ifade etmiştir. Semavi dinlerdeki “İnsanın Yeryüzünde yaratıcının halifesi” olarak tanımlanmasının altında yatan anlamda budur. Bâtıni yorumlardaki *Vahdet-i Vücut*(yaratılan ve yaratıcının özde birliği), *Nirvana* (aydınlanmanın son noktası, evrensel bilince ulaşmak), *Fenafillah* (Hakikat içinde erimek, hakikatin kendinde olduğunun farkına varılması) *Tenasüh* (Ruhun beden değiştirmek suretiyle dünya âlemindeki varlığını devam ettirmesi) gibi kavramlar aslında insanda dile gelen ve iradeleşen evrensel bilincin kendi literatürlerinde ifade edilmesinden başka bir şey değildir. Yine edebiyat alanında çokça örneğine rastlayacağımız bu anlayışa bir örnek vermek gerekirse şair Eşref’in “Hoşça bak zatına ki zübde tül alemsin sen” mısraındaki “Zübde” nin manası bir şeyin özü olup, bu mısrada insanın alemin özü olduğu vurgulanmaktadır.

                Felsefenin, hikmetin ve irfanın dilinde farklı biçimlerde ifade edilmesine rağmen bütün bu kavramların aynı hakikat payını temsil ettiğine şüphe yoktur. Fakat yazımızın ana mihverini teşkil eden konu, toplumsal sosyolojide bu gerçekliğin rolünün ne olduğudur. Bu konuyu kavramsal alandan yani soyutlamadan, sosyo-politik zemine çekerek güncellikle bağını kurduğumuzda ortaya çıkan durum ne olmaktadır? En basit ifadesiyle toplumsal alanda meydana gelen ve gelmesi muhtemel olan bütün değişimlerin tıpkı varlık ve boşluğun mücadelesi sırasında o en kısa anda ortaya çıkan kaos aralığını meydana getireceği gerçeğidir. Atom altı parçacıklarda saniyenin milyonda biri ile ifadelendirilen bu en kısa zaman birimi, toplumsal alanda mücadele eden güçlerin büyüklüğüne, merkez ve çevre ile olan yakınlık uzaklık derecesine ve egemen statükonun egemenlik süresine göre değişim göstererek yıllara yayılabilir. Buna en uygun örnek bugün içinde yaşadığımız Ortadoğu’nun içine girmiş olduğu kaos sürecidir. Hiç şüphesiz PKK ve onun mücadelesiyle ortaya çıkan Kürt Halk gerçekliğine gelinceye kadar dünya egemen güçlerinin Ortadoğu’da oluşturmuş olduğu suni kaos ortamı sömürülerine karşı geliştirdikleri bir nevi emniyet supabı olarak algılanabilir. Fakat bugün Kürdistan Halk Önderi Sayın Öcalan’ın tespitiyle Ortadoğu da yaşanan 3. Dünya savaşıdır. Yaşanmakta olan bu süreci “Kapitalist Modernitenin güçleri tarafından bir plan dahilinde oluşturulan suni bir kaos ortamı” olarak tanımlamak mümkün değildir. Nedeni ise, PKK ve onun Önderliği tarafından ortaya konmuş olan 5000 yıllık devletçi uygarlığa karşı alternatif sunan *Demokratik Uygarlık* anlayışının ilk pratik adımlarının Rojava Kürdistanında da atılıyor olmasıdır. İşte bu kaos aralıklarında ortaya çıkan belirsizlikten bölgenin bütün halkları ve kültürleri için özgürlüğü çıkarma zamanıdır.  PKK’nin bir milat olarak ortaya çıkması Ortadoğu’daki bütün hegemonik hesapları alt üst ederken bir yandan da gerek biyolojik ve gerek kültürel olarak yok edilmesi amaçlanmış bir halkın, Kürt Halkının tıpkı Neolitik devrimin başlarında olduğu gibi yeniden insanlığın en önemli devrimlerinden birine öncülük edecek seviyede “Dirilişine” sebep olmuştur. Bu açıdan bakıldığında PKK’nin bir Önderlik hareketi olarak doğuşu iradi olarak tarihin gidişatına bir müdahale, *Anın Devrimciliğini” yine anda yakalamak anlamına gelmektedir. Bu tanımıyla bu günlerde 40. Kuruluş yılını kutladığımız Partimizin Önderlik iradesiyle kuruluşu bile başlı başına bir devrim olarak tarihsel sosyoloji içindeki yerini almıştır. PKK ‘nin fedai şehitleri her tarihsel dönemece iradeleri ve mücadeleleriyle damgalarını vurarak  *Anın Devrimciliğinin* eşsiz örneklerini sergilemiş ve yaşama hâkim olan “ Devrimci oluş” pratiği içindeki yerlerini alarak hakikatin bizzat kendisi olmuşlardır. Zindan direnişlerinden 15 Ağustos’a, Zilan’ın tanrıçalaşmasından Beritan’ın ihanetin yüzüne tokat gibi çarpan abideleşmesine, Saralara ve son dönem Öz yönetim direnişlerinde Çiyager ve arkadaşlarına, Mehmet Tunç’a, Taybet anaların şehadetlerine kadar uzanan bu çizginin takipçileri an’ın, devrimciliğin gereklerini yerine getirerek tarihe ve oluşların pratiği olan zamana iradi müdahaleleriyle “Özgürlük yaratımının” öncüleri olmuşlardır. Bir bütün olarak PKK’nin varlığı 5000 yıllık devletçi uygarlığın alternatifi olarak bu gün dünyanın Demokrasi güçlerinin ve tüm mazlumlarının umut ışığı olmuştur. Kendi işbirlikçi Kürt’üne karşı oldukça müsamahalı olan egemen iradenin, söz konusu PKK ve onun Önderliği olduğunda adeta “Cin Atına” binmiş gibi kendinden geçercesine saldırganlaşmasının altında yatan gerçek budur.

            Sonuç olarak, bu gün başta Rojava olmak üzere dört parça Kürdistan ve Ortadoğu’da PKK öncülüğünde ortaya çıkmış olan insanlık ve özgürlük kazanımlarının belli bir statüye bürünerek  yaşamsal fonksiyonlarına kavuşması için özellikle Kürdistan’ın en büyük parçası olan Bakur Kürdistan’ı ve Türkiye’de kalıcı bir çözümün gerçekleşmesi zorunlu olmaktadır. Bu parçada gerçekleşecek bu yönlü bir gelişme başta Rojhilat Kürdistan’ını ve İran’ı etkileyeceği gibi bir bütün olarak bölgenin Demokratik Konfederalizm çözümüne açık hale gelmesini kolaylaştıracak ve Rojava kazanımlarını garantiye alacaktır. Bakur Kürdistan’ı ve Türkiye de 40 yılı aşkın süredir PKK öncülüğünde verilmekte olan mücadele bugün geldiği noktada TC’yi yüz yıllık tarihinde hiç görülmemiş derecede zayıflatmış, Ulus-Devlet yapılanmasının çözülmesine yol açmıştır.  Bu gün itibarıyla T.C. de yönetim Faşist Diktatör Erdoğan ve onun çetelerinin eline kalmıştır. Avrupa’nın birinci büyük ordusu efsanesinden geriye kalan, gencecik fidanları para marifetiyle Kürdistan’a ölüme yollamaya varmış bir ideolojik hüsrandan başka bir şey değildir.  Ülkenin ve halkın emniyeti ise Erdoğan’ın çetelerine kurdurulan içinde Sedat Peker gibi haydutların yer aldığı SADAT gibi şirketlere para karşılığında ihale edilmiştir. Ekonomik açıdan gelinen durum Katar, Suudi Arabistan, Kuveyt gibi uluslararası İslamcı terör finansörlerinin aktardığı sıcak paralarla idare edilmeye, kaynatılmaya çalışılan mutfak tenceresinden öte bir görünüm arz etmemektedir. Elbette bu ülkeler bu paraları babalarının hayrına yollamıyorlar, İŞİD, EL NUSRA, EL KAİDE gibi yarattıkları terör örgütlerini Erdoğan ve çetesinin eliyle beslemek için yolluyorlar ve bunun doğal sonucu olarak Erdoğan ve çetesi elindeki Türkiye’de bölgenin terörü besleyen en önemli ülkesi olarak dünya kamuoyunda sürekli gündemde kalıyor. Son günlerde Türk parasının döviz karşısındaki sürekli değer kaybının aslında bütün bu gerçeklerin dünya kamuoyunda her gün biraz daha belirginleşmesinden kaynaklanması ekonomik çöküntünün siyasi alandaki sebebi olarak ifade edilmektedir. Bütün bunlar dünya âlemin gözü önünde yaşanırken, T.C.nin faşist diktatörü dünyanın karşısında her gün yalanlarını sıralamaktan utanmıyor. 17-25 Aralık sürecinde oğlu Bilal’in ve kızı Sümeyye’nin evinde zulaladığı milyon eurocuklarını ve dolarlarını nasıl kardeşi Mustafa marifetiyle gözden kaçırılmasının talimatını oğlu Bilal’e verdiğini bütün dünya duyduğu halde yine de bu pişkin paşa halkın karşısına çıkıp “Yurt dışında bir kuruşluk bile hesabım yok “ diyebiliyor. Yüz yüz değil mahkeme duvarı, binlerce yalanı birbirine bağlayıp aynı anda tek ayaküstünde söyleyebilen düşmüş bir karakter. Aslında bütün satılık kişiliklerin özelliklerini doğalında kendinde toplamış bir ruh halinin yansımasından başka bir şey değil.  Bütün görüntüsüyle dışarıya yansıttığı, onur, şeref, haysiyet gibi insani kavramların hepsini satarak içi boşalmış cesedini ortalıkta posa gibi sürükleyen bir Erdoğan’dan başka bir şey kalmamış ortada. Bir seferinde birine kızmıştım ve ağzımdan gayri ihtiyari olarak “Alçak” kelimesi çıkmıştı. O anda yanımda olan bir arkadaşım müdahale edip şöyle demişti. “ Alçak ne de olsa seviye belirten bir ifadedir. Oysa böylesi insanların hiçbir seviyesi kalmamıştır. Bunlara çukur demek daha doğru olur”. Bir insanın bu tür pisliklerine ailesini karıştırması ancak *çukurlukla* ifade edilebilecek bir seviyesizliktir. Anlaşılan odur ki mesele “para” olunca Erdoğan hiç kimseye güvenememektedir. Hırsızlığına ailesini karıştırmasının sebebi bu olsa gerekir. Peki, kimdir para transferinde ve telefon kayıtlarında adı geçen amca “Mustafa” ve neden bu güne kadar medya da bir tek fotoğraf karesinde yer almamıştır? Hemen söyleyelim fizik olarak Erdoğan’ın kendisine hiç benzemeyen bir görünüşü olan bu kişi Erdoğan’ın öz kardeşidir. Biraz daha kısa boylu, buğday tenli kıvırcık saçlı modern görünümlü biridir. Erdoğan ile yan yana gördüğünüzde dış görünüş itibariyle kardeş olduklarına ihtimal vermeniz zordur. Bir dönem Kasımpaşa’nın Bahriye Caddesi üzerinde bir saatçi dükkânında kalfalık yaptığı için “saatçi Mustafa” olarak ta bilinir.  Davos sürecinin sahte kahramanı “one minute” Erdoğan’ın gerçekte Yahudi sermayesiyle ilk ilişkisini kuran yine bu “Amca  Kıvırcık Mustafa dır.”  Amca Mustafa’nın gençliğinde yaptığı işlerden birisi de baba mesleği olan gemiciliktir. Uzak deniz gemiciliğindeki kariyerine “miçoluk” yani gemi adamlığıyla bir İsrailli armatörün gemisinde başlayan Mustafa, yıllar sonra ağabeyinin Büyük Şehir Belediye Başkanlığı döneminde eski patronlarına olan borcunu *Galata Port* ihalesini eski patronunun sahibi olduğu Yahudi menşeli ELROM şirketine vererek ödemiştir. Bir süre durdurulan bu proje bu günlerde sessiz sedasız hayata geçirilmeye başlanmıştır. Özellikle İstanbul’un Şişhane ve Perşembe pazarı tarafında yaşayanlar bunu bu günlerde gözlemlemektedirler. Erdoğan’ın Büyük Şehir Belediye Başkanlığı döneminde Yahudi sermayesi üzerinden *Soros* ile kurduğu ilişkinin zemininde de Amca Mustafa’yı görmek mümkündür. Medyadan bu denli uzak oluşunun sebeplerini de burada aramak gerekir. Gelelim para transferlerinde adı geçen büyük mahdum Ahmet Burak Erdoğan’ın hikâyesine. Aslında ABD de yaşamak zorunda bırakılan bu aile ferdi, acınacak bu aile dramında durumu en ağır olanlardan biridir. Ailenin en silik fertlerinden biri olmasının sebebi Erdoğan’ın iktidar hırsı için ilk feda edilen birey olmasından kaynaklıdır. Ahmet Erdoğan babasının iktidarı uğruna dünyanın efendilerine adanan “Sunak” tan başka bir şey değildir. Bir anlamda bu efendilere verilen rehineden başka bir şey değildir. 15. ve 16. Yüzyıllarda Kapitalist Modernitenin damarlarına kan taşıyan unsurun Yahudi sermayesi olduğu bir sır değildir. Yahudi sermayesi doğası gereği vereceği hiçbir şeyi karşıdakinden birden fazla garanti almadan vermez. Tabiri caizse bineğini sağlam kazığa bağlamadan sakalından kıl koparttırmaz. İşte bu yüzden Ahmet Erdoğan babasına bahşedilmiş iktidar karşılığında Dünya hegemonları tarafından alınmış “Rehin” den başka bir şey değildir. Her şeyiyle böylesine esir alınmış bir diktatör bozuntusunun her fırsatta tam bağımsızlıktan, onurdan, şereften, haysiyetten bahsetmesi aslında elinde olmayanlara öykünmekten başka bir şey değildir. Yazımızın ana konusuna dönecek olursak bütün bu gelişmelerin yaşanmasına PKK ve onun öncülüğünün tarihe ve olaylara devrimci iradeyle müdahalesi yol açmıştır. İçinde yaşamakta olduğumuz bu zaman diliminde PKK ve onun fedai direnişçilerinin PKK’nin 40. Kuruluş yıl dönümünde tarihe bir kez daha kahramanca iradi müdahalesiyle hem çürümüş, kokuşmuş Erdoğan çeteciliğinden başka bir anlamı kalmamış T.C. düzenini yerle bir etmek ve hem de Önderliğimizi özgürleştirmek için önümüzde hiçbir engel kalmamıştır. Yeter ki, evrensel diyalektiği doğru anlayarak “An’ın gerektirdiği devrimci hamle için geç kalınmasın” Selam ve Saygıyla…

Kemal Amedî

Kürdistan Stratejik Araştırmalar Merkezi

www.lekolin.com - www.lekolin.org - www.lekolin.net – www.lekolin.info -www.navendalekolin.com -http://kursam.org/index.html- http://kursam.net/index.html